Tarihî taşların üzerinde gezinen, eski sokaklara ses veren, geçmişin cümlelerini bugüne fısıldayan biri o. Aynı zamanda yazıp oynadığı eserlerle sahne üstünde yaşayan bir tarih anlatıcısı… Bu ay Barış Tanrıver’le tarihin kalbini, ailenin hafızasını, çocuklara aktarılan değerlerin izini konuştuk. Söyleşimizin sizi hem geçmişin kokusuyla hem de geleceğin umuduyla buluşturması dileğiyle, iyi okumalar…

Bugün bir tarih anlatıcısı, bir rehber, bir sahne insanı olarak anılıyorsunuz. Peki bu hikâyenin ilk kıvılcımı neredeydi? Sizi tarihle bu kadar güçlü bir bağ kurmaya iten neydi?

Bunu Cenab-ı Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum. Herkesin hissesine ilgi duyacağı bir şeyler düşmüş. Elhamdülillah bize de tarih nasip oldu.

Çocukluk yıllarımıza denk gelen gazetelerden aldığımız ansiklopedilerin içinde gezinmeyi çok severdim. Kahramanlarla ilk orada karşılaştım, onların hayatları her zaman heyecan verirdi. Ve o zamanlar bizim için meşhur Türkiye Çocuk dergisi vardı. Bu dergi ile okuma alışkanlığı kazanmıştım. Ortaöğretim talebesi iken de annem ile sultanların kabirlerini ziyarete giderdik.

Böyle bir ortamda yoğruldum diyebilirim.

Sizin için tarih şuuru ne anlama geliyor?

Tarih bir toplumun hafızasıdır. Tarih şuuru da bu hafızayı muhafaza eden en güçlü unsurdur. Geleceğe daha sağlam yürümek için buna çok önem vermemiz gerekir. Tabi mesele olayları ezberlemekten ibaret değil, arkasındaki değerleri, fedakarlıkları, hataları ve dersleri kavramaktır. Bu bilincimiz zayıflarsa bize kimlik kazandıran değerleri kaybederiz.

 Tarihle vefa arasındaki bağı nasıl tanımlarsınız?

Tarih bizim kökümüzdür. Vefa da o köke su taşımaktır. Unutursak kurur gideriz.

Tarihi mezarlıklarımızda hattat, nakkaş ve mermer ustalarının emek verip tasarladığı o muazzam mezar taşlarının çoğu, bugün yan yatmış ve devrilmiş durumda. Hatip dua ederken “nesilleri unutulmuş, kimsesi kalmamış, yok mu bize de bir Fatiha diyenlerin de ruhuna hediye eyledik” der ya hani, işte o şahidesi yan yatmış mezar sahipleri kimsesi kalmayan insanlardır. Vefa gösterip onları duamıza katıyoruz, bu çok güzel bir şey ama aynı vefayı kırılıp dökülen mezarları için de göstermeliyiz. Eğer güzel bir nesil bırakamazsak, daha kötüsü de yaşanabilir.

Aile içinde hatıra korumak (fotoğraf, hikâye, eşya) neden değerlidir? Kendi evinde “aile arşivi” oluşturmak isteyen ebeveynlere ne tavsiye edersiniz?

Böyle bir uğraş içinde olanlara hayran kalıyorum. Bu hatıralar nesiller arasında güçlü bir bağ kurar. Ve çok güzel sonuçlar getirir.

Büyüklerinizin kullandığı hususi eşyaları mutlaka saklayın. Çok önemsiz gibi görünebilirler, maddi değeri de olmayabilir önemli olan bu eşyaları büyüklerimizin kullanmış olmalarıdır. Zaten hatırayı değerli kılan da budur.

Ben rahmetli dedemin bir radyosunu saklıyorum. Çünkü hatırası çok büyük. Onu alabilmek için bir tarlasını vermiş. Şimdi hikayesi böyle olunca, o radyonun yanı başında oturup eski günleri hatırlamak, bize anlatılanları bugünün imkanlarıyla yorumlamak misafirlerimiz geldiğinde evimizin ortamını o kadar güzelleştiriyor ki, muhabbet muhabbeti açıyor, gelen ziyaretçiler de bu sefer kendi anne ve babalarından dinlediklerini hatırlayıp bizimle paylaşıyor ve çok verimli bir sohbet havası oluşuyor.

Şimdi okuyucularımız merhaba verdikleri ortamları hatırlasınlar. Konuşmalar bazı ortamlarda çoğunlukla standarttır. 10 dakika sonra muhabbet en sonunda insanları birbirinden ayrıştıran faydasız konulara gelir. Ve her iki taraf da ortamdan mutsuz ayrılır. Yukarıda bir radyo örneği verdim, eskiden radyosu olan insanlar köyün en zengin insanı sayılırdı. Her yerde sözü geçerdi, büyük bir özgüvenle oğluna kız istemeye bile gidebilirdi…

Bugünden bakınca ne kadar garip geliyor değil mi? Büyüklerimizin bize masal gibi gelen hayatlarını yad etmek insanı heyecanlandırıyor…

Değersiz gibi görünen ama hikayesi çok değerli olan pek çok eşyayı saklayan birisiyim. Mesela onlardan birisi kıtlık zamanlarında rahmetli dedemin kağnı arabasındaki öküzlerin boynuna bağladığı boyunduruk çubuklarıdır. Uzak değil kendilerini gördüğümüz ninelerimiz çok büyük kıtlık çekmişler, ekmeği gerçekten her zaman bulamamışlar, bulsalar bile arasına bir şey koyamamışlar. Çalışanda da çalıştıranda da paranın olmadığı yıllardan bahsediyorum. Dedelerimiz un veya yumurta karşılığında çalışmışlar. Rahmetli babam, bir köyde hizmetkar olarak bir yıl çalışmış ve karşılığında sadece bir çuval un alıp anne ve babasına götürmüş. Ekmeklerin çöplerin yanına asıldığı bir devirde yaşayan gençlere bunlar garip gelebilir. Fakat çocukların nereden geldiklerini, nasıl yıllardan bugüne ulaştıklarını bilmemek onların suçu değil. Bu yaşanmışlıkları olayın kahramanlarından dinleyip kanaatkâr büyüyenler de vardır.

Zaman kapsülüyle zamanda yolculuk gibi…

“İşte şu gördüğümüz odun parçası o yıllara tanık olan o yıllarda kağnı arabasını çeken öküzlerin boynuna takılan parçadır çocuklar” dediğimiz zaman, o hatıra fiziksel bir eşya olmaktan çıkar, bir zaman kapsülü gibi hissettirir. Bu eşyaya bir zamanlar birisi dokundu, onunla pek çok şey yaşadı düşüncesi, onlara tarihi daha somut ve gerçek hissettirir.

Böyle hatıraları olan herhangi bir eşyayı, bir çerçeve içine alırsanız o artık bir sanat eseridir. Kimin ne dediği hiç önemli değildir, sizin ona değer vermiş olmanız yeterli bir sebeptir. Ve unutmayın bu hatıralar üzerinden yapılan muhabbetler her yerde yoktur, çevrenize böyle bir ortam sağlayabiliyorsanız ne mutlu.

Tarihi sadece okumak değil, oynamak ve canlandırmak da bir öğrenme biçimi. Tarihî bilinç kazandırmakta tiyatro ve sahne anlatıcılığı nasıl bir rol oynayabilir?

Almanya’da bir izleyicimiz şöyle demişti, “ben o kadar ansiklopedi, o kadar kitap okudum ama siz benim ezberimi bozdunuz ve beni yeniden araştırmaya sevk ettiniz”; diğer bir izleyicinin yorumu ise  “yıllardır yapılamayanı 2 saatte yaptınız” şeklinde oldu. Sanatın etkisi böyledir.

Tarihî oyunlar ya da karakterler üzerinden çocuklara ‘vatan sevgisi, vefa, emanet’ gibi kavramlar kazandırmak mümkün mü?

Çok güzel tarihi oyunlar yazılabilir, çocuklara vatan sevgisi bu oyunlarla kazandırılabilir, hatta en iyi yollardan birisidir. Fakat bir sorun var ki bu oyunları sahnelemek zor olabiliyor. Agâh insanlara rastlamanız gerekir. Başıma geldiği için biliyorum. 2018 senesinde “Oltu Şura Devleti” adlı bir oyun yazmıştım. 100 yıl önce Erzurum Oltu ve civarında verilen gerçek bir vatan mücadelesini anlatıyordu. Ve Türkiye’de ilk kez tiyatro sahnesine koyulacaktı. Karakterlerin hepsini köy derneğimizin gönüllü üyeleri canlandırdı, bunun için kendilerini yetiştirdiler oyunculuk eğitimleri aldılar, aylarca prova yaptılar, oyunu hazır hale getirdiler fakat oyun oynamak için sahne bulamadık. Aylarca uğraştık, en sonunda bu işlere kıymet veren bir yetkili bulduk, bize yardımcı oldu ve oyunumuzu sahneledik. Pek çok kişi 100 yıl önce birkaç vatanseverin verdiği büyük mücadeleyi bu şekilde öğrenmiş oldu. Oyun daha çok Oltululara hitap ediyordu. Ama beğenilince aynı ekip ile tüm Türkiye’ye hitap eden “Aziziye Müdafaası”nı sahneledik. Şimdi de bütün ümmete hitap edecek olan “Medine Müdafaası” adlı oyunumuza çalışıyoruz.

Demem o ki, bir köy derneği, kısıtlı imkânlarla sahnesi dahi olmadan iki önemli tiyatro eseri sahneleyerek binlerce kişiye değerli katkılar sağladı; tüm provalar evlerde yapıldı, çalışmalar dayanışma ruhuyla yürütüldü. Eğer her mahalleye bir sahne kazandırılsa, bu hem mahalle kültürünün korunmasına destek olur, hem gençlere kendini ifade etme fırsatı verir. Bu tür girişimler toplumsal dayanışmayı güçlendirir, kültürel katılımı artırır ve toplumun ruh sağlığına olumlu katkı sağlar.

Peki böyle metinler yazarken sizi daha çok hangi duygular yönlendiriyor?

Mesela Sultan Murat’ın Kosova’daki şehadeti. Bu şehadeti arzulayışı, “evvel beni gazi kıldın ahir şehadet kıl” deyişi. Şükrü Paşa’nın Edirne’de o kıt imkanlar içerisinde “düşman beni geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit saymam” deyişi. Fahrettin Paşa’nın “ben gitmiyorum beni zorla götürüyorlar” diye haykırışı ve nicesi ilham kaynağımızdır.

Sahnede bir karakteri canlandırmakla bir tarihin izini sürmek arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Eğer canlandırılan karakter önemli bir şahsiyetse ve sanatınıza değer veriyorsanız, işiniz gerçekten zordur. Çünkü izleyici sizin için çok kıymetlidir. Bu nedenle karaktere yoğunlaşır, yeni bilgiler geldikçe onu yeniden şekillendiririz. Yaşadığı dönemi inceler, karakter analizi yapar, hatta zihnimizde oluşturduğumuz bir versiyonunu hayal ederiz. En iyisini ortaya koymak isteriz çünkü sahne, görünmeyeni görünür kılan, unutulmuş hikâyelere yeniden hayat veren bir yerdir.

Kitaplar her şeyi detaylıca yazsa da, sahne bastırılmış sesleri duyurur. Bu yüzden tarih ile doğrudan yüzleşiriz.

Unutamadığım bir sahneyi paylaşmak isterim: Kıtalara Sığmayan Aşk adlı oyunumuzda Yavuz Sultan Selim Han’ı canlandırmak nasip oldu. Sina Çölü’nü geçerken, Peygamber Efendimizi (asm) görüp atından indiği sahne vardı. Sultan Selim şöyle der:

“Görmüyor musun, Allah’ın Resulü önümüzde yürüyor. O âlemler sultanı yaya yürürken biz nasıl ata bineriz?”

Bu sahnede Peygamberimizin adı geçince, tüm seyircilerin ellerini kalbine götürüp salavat getirdiğine şahit oldum. Bu mizansen, daha önce gördüklerimden çok farklıydı. Tarih ve sanat öyle bütünleşmişti ki, seyirciyi arındıracak kadar güçlü bir etki oluştu. Ve bu etki, onların verdiği enerjiyle en iyi hâline ulaştı.

Ailede her birey aynı zamanda bir anlatıcıdır diyebilir miyiz? Sizce ailedeki bu ‘anlatma hali’ tarihî şuurla nasıl birleşebilir?

Elbette. Ve sadece çocuklar için değil yetişkinler içinde bir öneri verebilirim. Mesela bizde bir ozanlık geleneği vardır. Adı çok bilinmese de Aşık Sümmani ve Aşık Şenlik gibi üstadların hikayeleri muhteşemdir. Genç bir çocuk Kars’a gider Aşık Şenlik‘e kendini Sümmani olarak tanıtır. Bir atışma yaparlar ve yenilir. Böyle olunca Erzurum’a Aşık Sümmani’nin yanına gelir ve durumu anlatır. İster git ister gitme ama Kars’ta herkes Aşık Şenlik, Sümmani’yi yenmiş diye konuşuyor der. Ve aşık Sümmani yola çıkar Kars Çıldır‘a kadar gider, Aşık Şenlik’in yanına varır. İkisi de eline sazı alır ve atışmaya başlarlar. Bu atışmalarının üç gün sürdüğü söylenir.

Aileler ev ortamında bunu nasıl deneyimleyebilir?

Misafirlere veya evdekilere anlattığınız bu tarihi hikâyenin ardından şöyle dediğinizi hayal edin: “Efendim, işte biz o gün orada bu iki ozanın konuşmalarına, atışmalarına ulaştık, dörtlüklerini bulduk ve şimdi o karşılaşmayı sizin için canlandıracağız.”

Düşünsenize; çaylar koyulmuş, herkes yerini almış ve ev halkından iki kişi bu güzel akşamı yaşatıyor. Her seferinde misafirlerin çok keyif aldığını gördüm. Bazen doğaçlama tiyatrolar da yaptık. Çocuklar içinse, Karagöz perdesi hazırlayıp tasvirleri birlikte çizmek ve karakterleri seslendirmek ayrı bir keyif oldu.

Evde ödüllü yarışmalar yapmak da oldukça eğlenceli. Biz Hünerveran grubumuzla bu tür etkinlikleri geleneksel hale getirdik. Her seferinde çok verimli geçiyor.

Önemli olan ilgi çekici bir konuyla başlamak. Örneğin: “İstanbul’un adı en uzun camisinin ismi nedir?” diye sorun. Muhtemelen kimse bilemeyecek. Sonra cevabı verin ama önce “Bakalım kim tek seferde söyleyebilecek?” deyin: Kadı Hüsameddin Çamaşırcı Mustafa 18 Sekbanlar Camii.

İlk dakikada şaşıranlar olacaktır ve sohbet daha da keyiflenecektir. Ardından caminin hikâyesini anlatın. Sonra ikinci camiye geçin: Sankiyedim Camii. Bu caminin öyküsü de oldukça ilgi çekici. Ardından şu soruyu sorun: “Ordunun başında sefere çıkan son padişah kimdir?” Tartışmalar başlar, çeşitli tahminler gelir. Doğru yanıt geldiğinde heyecan ve ilgi artar.

Okulda ya da sokakta… Tarihi sevdirmek için neler önerirsiniz?

Okulda tarih anlatan öğretmenlerimize büyük görev düşüyor, bir insan ne kadar tarih bilgisine sahip olursa olsun önce ana dilini çok iyi bilmeli, üslubu güzel olmalı, özellikle günümüz gençlerinin şakalarına tahammül edebilmeli, sürekli ilmini artırmakla meşgul olmalı, ilminden istifade etmek isteyenlere bunu canı gönülden anlatmalı. Gençler yaşları gereği sürekli espri yaparlar, bir öğretmen de heybesinde her zaman onlara uyum sağlayacak ve ortamı yumuşatacak malzeme taşımalı.

Drama ne yazık ki eğitimde çok geç kalınmış bir uygulama. Tarih dersini anlattık, ne kadar iyi anlatırsak anlatalım drama kadar etkili olmaz. Ama öğretmen derste öğrenciye konuyu rol vererek anlattığı zaman hem dersi, sevdirir hem de kalıcılığı artırır.

Hayali bir gezintiye çıkıyoruz…

Sokaktaki tarih, bulunduğumuz şehre göre değişir. İstanbul’da olduğumuz için tabi ki buradan örnek vereceğiz. Bu şehir insana bazı hususiyetler yükler. Örneğin dışarıdasınız geziyorsunuz. Ve İstanbul’da en çok ziyaret edilen bir yerdesiniz. Ayasofya Camii’nin kıble tarafında Topkapı Sarayı’nın girişi önünde duran Sultan üçüncü Ahmet Çeşmesi‘nin yanındasınız. Yanınızdaki misafirlere bu çeşme hakkında ne düşünüyorsunuz ne söylemek istersiniz diye sorabilirsiniz. Onlar cevap verdikten sonra şunu ilave edebilirsiniz: Biz İstanbullular bu çeşme için bunları söyledik, ama çocuk kalbi kitabının yazarı Edmond bakın bu çeşme için ne diyor: İstanbul’a gelen Seyyah bu çeşmeyi görüyor bu çeşmeye hayran kalıyor ve seyahatnamesine şöyle yazıyor “bence bu çeşme cam fanus içinde saklanmalı çünkü üzerinde işçiliğin olmadığı bir karış yer yok.” Ne kadar muhteşem değil mi?

Şimdi Üsküdar’a uzanalım Aziz Mahmut Hüdai hazretlerinin dergâhına gidelim. O mübarek zatı ziyaret ettikten sonra, hemen oradan ayrılırsak olmaz. Tarih bazen ara sokaklarda gizlidir. Hüdayi hazretlerinin dergahının üst tarafında bir mübareğin daha kabri vardır, Mehmet İzzi Efendi. Pek çok kişi bu dergâha gelip bu mübarek zatı tanımadan bilmeden geri dönüyor. Buna çok üzülüyorum. Kısaca bizi etkileyen hikayesinden bahsedelim: İzmir işgal edilince, albay Süleyman Fethi Bey işgal askerleri tarafından şehit edilir. Mehmet İzzi Efendi, Süleyman Fethi Bey’in babasıdır ve olay anında İstanbul’dadır. Oğlu şehit edildiği an bunu İstanbul’dan hissetmiş ve “Fethi’me şehadet vaki oldu” demiştir. Olayın detayını Mehmet Nermi Haskan‘ın ‘Yüzyıllar Boyu Üsküdar’ adlı eserinde görebilirsiniz. Osmanlı’nın son dönemine kadar böyle muhteşem insanlar yetişmiştir.

Şimdi de Eyüp Sultan’daki cülus yoluna gidiyoruz. Bu yoldan yürürken sadece fotoğraf çekmek başka bir şey, burasının Türk Hakanlarının tahta çıkarken, peygamber efendimizin (asm) kılıcının arkasında büyük bir heyecanla yürüdükleri yol olduğunu bilip gezmek bambaşka bir şeydir. Sonuç olarak bilip gezmek gerekir.

Milli günleri yalnızca törenlerden ibaret yaşamadan, evde nasıl anlamlandırabiliriz?

Bugün bu değerler hayatımızda ne kadar yaşıyor, yeterince sahip çıkabiliyor muyuz diye birlikte düşünmeliyiz. Eğer bir anma gününün ardından toplumda aynı ilgisizlik sürüyorsa, bu durum ciddi bir sorun olduğuna işaret eder.

Yıllardır şehit veren bir toplumuz ama davranışlarımız bunu pek yansıtmıyor. Mesela bir baba okuldan çocuğunu alırken onun sevinçle koştuğunu görebiliyor, ama bir şehit çocuğu bu duyguyu hiçbir zaman yaşayamayacak. Bunu asla unutmamalıyız. Geriye dönüp baktığımızda vatanı kolay bulduğumuzu, ama onun bize kolay ulaşmadığını net şekilde görebiliriz. Bu bilinçle çocuklarımızı yetiştirmemiz şart.

Peki ne yapmalıyız? Öncelikle telefonları bir kenara bırakıp kitaplara yönelmeliyiz. En azından evde tüm ailenin bir saat kitap okuma zamanı olmalı. Bu küçük adım, büyük farklar ortaya çıkaracaktır.

Bir milletin hafızası kadar, bir ailenin hafızası da yaşatılmalı deriz. Sizce aile içinde tarih bilinci nasıl filizlenir?

Büyüklerimizin sözlerinde, bugünün anlam arayışlarına yön verecek derinlik, hayat tecrübelerine yaslanacak bir bilgelik vardır. Tecrübe en zor öğrenilen şey olduğu için, onların söylemlerine çok değer vermek gerektiğine inanıyorum. Ben böyle bir evde büyüdüm ve bunun çok faydasını gördüm. Bugünkü anlatılarım bile o günlere dayanır.

Çünkü yaşlılarımız, yaşayan bir tarihtir. Yaşanmış olayların bizzat canlı tanığı oldukları için anlattıkları onlara özeldir ve değerlidir. Evinde dedesi ve nenesi olan kardeşlerimiz varsa, onların anlattığı her şeyi yazsınlar. Ve bu iş için sakın geç kalmasınlar bir an önce buna başlasınlar. Bu o kadar önemlidir ki, imkânım olsa bütün ülke genelinde yapılmasını isterim. Gün gelecek “dedem böyle söylemişti, babam böyle anlatmıştı” denilecek. Onları kaybettikten sonra ah vah etmek yerine, onlar hayattayken bütün bunların kıymetini bilmek dileğiyle.

 

Kategori: